İstiklal’di artık mazi!

İstanbul, binbir suratlı ilginç bir şehir. Belki altyapısından dolayı çocukla çocuk, emekliyle emekli, hastayla hasta, engelliyle engelli olamıyor ama… Yüzeyine usta ellerle yüzlerce fasat kesilmiş dev bir pırlanta gibi hemen hepimize yarenlik etmeyi başarıyor. Zenginle zengin olup boğazdan geçerken yalı beğeniyor, hali vakti yerinde olmayanla birlikte simit ısırıyor ucuz ince belliye bandırıp. Çılgınla çıldırıyor yıldızsız kara gecelerde yağmur birikintilerine basarak sokakta bağıra bağıra dans ederken. Suriyelilerin haline o da üzülüyor: Gel gör ki taş kaldırımları yazın kavurur, kışın dondurur çıplak ayaklarını çocuklarının, o da biliyor ama elinden bir şey gelmiyor.

İstanbul eskiden her yaştan ve her cinsiyetten birçok delikanlı için İstiklal demekti. Yani Beyoğlu’nun gerdanlığı, Tünel’den Taksim’e akan insan nehri, ünlü İstiklal Caddesi! Ve aynı zamanda İstiklal kelimenin gerçek anlamıyla “istiklal” demekti! Şüphesiz kanunlar, sınırlar, ahlak kuralları vb geçerliydi, sonuçta orası da Türkiye Cumhuriyeti’ydi. Ama bir tarafıyla da orası sanki bizim biricik “kültür sanat, çiçek böcek, aşk meşk, yemek içmek, hayal kurmak ve seçtiğimiz yıldızlara uzanmak” cumhuriyetimizdi.

Mesela o gün güç bela evden sızdın, Beşiktaş’tan Taksim dolmuşuna atladın. Yerleştin bir köşeye şanslıysan, dolmuş doldu, kalktı, ödedin paranı cep harçlığından. Ardından düğün pastası ihtişamındaki güzelim sarayı geçtin, köşeleri döndü araç. Hele de tırmanışa geçti mi neredeyse geldin demekti. Kalbin hızlanırdı “bizim topraklara geldik” diye sevincinden. Yüreğin heyecanla pırpır ettiği ilk gençlik, sonra da üniversiteli seneleri…

Kültür sanat filmlerinin gösterildiği mütevazı salonlar… Dantel gibi kiliseler, sessiz, loş, mozaik pencereli, havası dua, beyaz mum ve is kokan… Alternatif oda tiyatroları sağda solda, çat kapı arkasında… Kül ve duman olan caaanım köprü altından Beyoğlu’na yayılan mini mini rock barlarda yudumlanan ucuz sulu bira, kaçamak bakışmalar, ilk aşk yangıları, avazı çıkana dek söylenen şarkılar…

Pera yıllarındaki itibarını çoktan yitirmiş Beyoğlu yavaş yavaş yeniden başını suyun üstüne çıkarıp nefes almaya başlamıştı. Tam o sırada keşfetmiştik biz de onu. Birçoklarımız yeniyetmeydik. Vardığımızda da kalabalıktı cadde. Başka yolun yolcusu olanlar da, mekanın yerlisi pavyoncu tayfası oradaydı.

Cadde bazılarımız için kültürel bir kurtarılmış bölge gibi oldu zamanla, tonları sonsuz dev bir renk yelpazesi gibiydi. Gotik ağabeyler ablalar,  rengarenk kıyafetli kızlar oğlanlar, uzun saçlılar, öğrenciler, bizim gibiler, eski müdavimler, ara sokaklardan caddenin akışına katılan ve ondan sıyrılan yetmiş yedi milletten insan. Herkes bir arada, çoğu zaman birbiriyle uğraşmadan, birbirine bulaşmadan…

Vakko’dan yayılan mis gibi potpuri kokuları… Cıvıl cıvıl kitapçılara girip çıkanlar… Işıklı vitrinlerde göz alıcı kıyafetler, çantalar, ayakkabılar… CD dükkanlarından yükselerek birkaç yüz adımda bir etrafını saran, yürümüyormuşsun da film çekiyormuşsun hissi veren melodiler. 

Efsane İnci Pastanesi’nin dudağında kalan çikolatalı sosu, sahici Emek Sineması’nın güngörmüş kadife perdeleri, kayıp Borsa’nın peynirli patates kızartması… Bab, Atlas Pasajı, Avrupa Sineması’nın kadın heykeli… İhtişamlı Mısır Apartmanı, tarihi pasajlardaki gümüşçüler, sahaflar, plakçılar, eskiciler… Teraslarda bir açılıp bir kapanan barlar, kafeler, türkü barlar… Jazz Stop, Kemancı, Hayal Kahvesi, Dulcinea, Mojo, Peri Petite, Çınaraltı, Gitar, Palyaço, Baykuş… Sonraları Asmalı tarafı… Gündüz hayatı, gece hayatı…  Aklımdan uçup kaçanlar, unutmasam içimi yakacak olanlar… Ne çok anı, nasıl da hepsi başka bir hayatta kaldı…

Ne senelerdi, ne deneyimlerdi, nasıl anlatılabilir ki… O zamanlar oralardaysan yaşardın. O zamanları yaşamadıysan su aktı, devran döndü, zaman değişti. Hoş, yaşadıysan da çok sular aktı köprünün altından… Köprünün kendisi bile yandı bitti kül oldu… Anlayacağın döndü devran, o devir bitti!

İstikbal sandığımız, hep öyle şenlikli, keyifli ve bizim kalır sandığımız İstiklal artık mazi! 

Bir süre önce can dostum, “yazsana” dedi yine; “yine yazsana!” Her şey öyle başladı zaten...
Yazı oluşturuldu 275

İstiklal’di artık mazi!” üzerine 2 görüş

  1. çok yıllar evvel , içimde kalan İstiklal’e bir yazıyla ben de veda etmiştim. Düşünün ki yazıyı yazalı bir sürü zaman olmasına rağmen, İstiklal o zaman bile eski İstiklal değildi. Genelde gençlik yıllarımda da çok ama çok sevmeme rağmen sevdiğim “anları” vardı oranın. Eğer blog üstüne blog olmasında sakınca yoksa şuraya linkini paylaşayım. Zaten bin yıldır oraya birşey girmiyorum. Sırf duygular ortak diyebilmek için sizle paylaşıyorum. Çok güzel blog ayrıca burası. Ruhunuza sağlık.http://blog.milliyet.com.tr/asmali-mi-/Blog/?BlogNo=232434

    1. Çok teşekkür ederim güzel sözleriniz için. İyi ki geldiniz, sefalar getirdiniz Zeynep. Doğrusu ya, bir zamanlar İstiklal benim için vazgeçilmez bir yerdi. O gizli saklı yerleri ve dediğiniz gibi “anları” tarif edilebilir gibi değildi. Garip işte… Geldi geçti… Üstüne bir dilim sizin kakaolu kekten ve çaydan mı yoksa bir bardak soğuk su mu iyi gider bilmem artık…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön