İçimde Kalacağına

yıldızlara uzanan merdiven

“Hayattaki en iyi dersleri, aç bir karın, boş bir cüzdan ve kırık bir kalp verir” demiş Robin Williams ve çok da iyi söylemiş. Üç beş bilindik kelimeyle öyle derin bir cümle kurmuş ki durup kulak verenin avuçlarına yaşamı anlamaya dair altın anahtarı bırakıvermiş. 

“Neden?” diye soramayız artık ona. “Neden böyle dedin?” “Tam olarak neyi kastetmiştin?” Ne yazık ki bunun için çok geç! Sadece tahminde bulunabiliriz ve sözlerindeki erdemi anlamaya çalışabiliriz…

Bana öyle geliyor ki bu saydığı üç dert, insanın ayaklarını yere bastırdığı için söyledi söylediğini. Bu gibi taşınması zor yükler, insan olmanın bildiğimizi varsaydıklarımızın ötesinde, gerçekte ne demek olduğunu insanın kafasına kafasına vurarak bellettiği için…

Bence kastettiği yoksunluk ve acı, bir de yanlarında getirdikleri sarsıcı yüzleşme! Ve tabii bir tekmeyle uzaklara gönderdikleri korunaklı, gündelik ve sakin duygularla durumlar!

Kastettiği öyle bir kalp ağrısı ki gençken kazayla boydan boya avcunu kestiğinde içine oturan acıyı hatırlatıyor. Ve “keşke iki elim de orta yerinden kesilseydi şimdi de bu kalp kırıklığını böylesine derinden hissetmeseydim” dedirtiyor.

Öyle bir yoksunluk ki tembelce gerinerek altında uzandığın çatı, ani bir hortumla uçmuş gitmiş, kalın kazakların, muflonlu montların ve renkli atkılarınla birlikte… Ve sen sokaktasın, bir başınasın, öyle üşüyorsun ki azıcık olsun ısınmak için yeni kızarmış bir dilim ekmekten çıkan varla yok arası sıcaklığa bile razısın!

İçimde Kalacağına

Düşün, cüzdanın boş değil! Çünkü cüzdanın bile yok! Meteliğe kurşun atacak kurşunu zaten çoktan tüketmiştin… 

Alışık değilsin ki parasızlığa, güvendiğin birinin kanatlarından yoksun olmaya. Bir evin ıslak paspasına bile muhtaç kalmaya. İstemeye desen, hele ona hiç alışık değilsin; elinden gelmez, nasıl yapılacağını bilmezsin! Gözlerin seni görsen seni bile korkutacak iki koyu kuyu şimdi! Ve dikiliyorsun öylesine, bir sokak köşesinde, şaşkınlık içinde. Sık sık volta atmaya girişiyorsun düşünmeden, ayaklar başlıyor önce, sen de arkasından başlıyorsun yürümeye; beden hatırlatıyor, diyor çünkü “hareket et, biraz ısınırsın” diye.

TATSIZ BİR KURGU

Biraz önce göz göze geldiğin o alımlı kadın, alımlı olduğu kadar da empatik biri. Senin uyuşturucu almak için para aranan birine pek benzemediğini düşündü. Ama bu soğukta neden kısa kollularla sokakta olduğuna ve beti benzi atmış halde ileri geri yürüyüp durduğuna anlam veremedi. Seve seve yiyecek alıp beslerdi seni aslında, hatta içtenlikle dinlerdi. Ama defalarca kez iyi niyetinin sömürüldüğünü gördüğü için risk alıp sana yaklaşmak istemedi. 

Hoş bir hayal değil bu, öyle değil mi? Tatsız bir kurgu… Hikaye, hayal belki ama maalesef özü pek de hatalı değil.

Aşk acısı, yas, ayrılık, göç, kayıp, pişmanlık, suçluluk… Bunlar ve daha nicesi yüreğimizi kıra kıra aklımızı başımıza getiren karanlık duygular. Bizi bilmekten hissetmeye taşıyorlar, bilgiden erdeme. Aynı şekilde parasızlık, imkansızlık, çaresizlik, hastalık, sakatlık, seçmeden yalnız kalmışlık gibi durumlar da alışıldık rutinin zincirlerini kırıp yepyeni gerçekler dayatıyor varlığımıza. 

Bunlar şüphesiz bedeli ağır dersler. Ama bence unutmamak gerek ki bunlar ceza değil ders! Onlara ceza diye bakarsak yaşama gücümüzü ele geçirirler. Oysa ders dersek öğrenince bizim için yıldızlara uzanan sağlam birer merdiven olabilirler. 

Ve erdem denen şey öyle ender ki… Erdemin değerinin yanında gök mavisi bir pırlanta bile etse etse en fazla halt eder!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön
%d blogcu bunu beğendi: