İçimde Kalacağına

day! dahi ya hum!

Ağustos ayı, 1993 ortası. Yer Rumeli Hisarı. Misler gibi bir İstanbul gecesi. Boğaz’dan hafif bir esinti geliyor. Sudaki motorların ışıkları, caddedeki arabaların farlarına karışıyor. Geniş kaldırımda insanlar yürüyor, sohbet ediyor, el ele tutuşuyor, bir şeyler içiyor. Bizlerse surların iç tarafındayız. O an için ben hala inanamıyorum ama Sezen Aksu yaz konserindeyiz. Anneciğimle beraberiz. 

Şehrin en tarihi, en anıtsal mekanlarından birindeyiz. Daha önce kimbilir kimlerin yürüdüğü taşlarda yürüyerek, oturduğu basamaklarda oturarak ve onların aldığı havayı soluyarak unutulmaz bir gece yaşayacağız. Buna daha tek nota bile çalmadan adım gibi eminim. 

Neyse ki biletimiz önlerden. Sadece dinlemeyeceğiz, hele ben gözlerimle içeceğim her saniyeyi, ne de olsa ilk Sezen konserim. Çok gencim, çocuğum daha ve tabii ki ben de o yaşların kuralını bozmuyorum ve kendimi bir şey sanıyorum. Biraz da o nedenle kulise şöyle bir göz attığımda gördüğüm koroyu çok merak ediyorum. Bizim koro kadar iyiler mi acaba, daha mı iyiler yoksa? Acaba kim bunlar, burada ne yapıyorlar, ne söyleyecekler? Anlaşıldığı üzere o senelerde ben de bir koroda şarkı söylüyorum ve şarkı söylemeye bayılıyorum.

İçimde Kalacağına

Konser başladı. Sezen her zamanki gibi yaşayan efsane! Güldürüyor, ağlatıyor, güldürürken insanın gözlerini dolduruyor, dolu dolu iç çektiriyor, ağlatırken aniden yüreklerimizi gülümsetiyor. Hepimizin, tüm seyircinin kalplerini toplamış sanki ellerine, ruhumuzu birer müzik enstrümanı gibi hep en doğru notalara basarak çalıyor.

Sonra koroya geldi sıra. Ama nasıl asil bir duruş hepsinde, kızlı erkekli birer çakı gibiler. Başlarında bir şef ama ne şef! Dimdik, gururlu, dikkatli! Ağızlarını açmadılar daha ama sahnedeki hallerinden belli bunlar sahici! Öne eğildim, hazırım, tüm dikkatimle onları dinleyeceğim. 

Ve:

“Day! Dahi ya hum!

Nurunda nurunda nurunda nurunda

Hiya hiya!…”

Aman diyeyim, bir başladılar şarkıya, tam başladılar. Sözleri anlamıyoruz ama asıl sesleri anlayamıyoruz. Şaşkınlıklar içindeyim. Anlayamıyorum, bu sesler nasıl çıkarılabilir? Nasıl bu kadar insan tek bir ağızdan bu kadar net, bu kadar temiz, bu kadar keskin ve bu kadar kemik ses üretebilir? Muhteşemler!

Şarkı sürüyor ve koro falsosuz devam ediyor. Yok, mümkün değil, bu sesleri çıkaranlar insan olamaz. Hepimizin tüyleri diken diken! Kızlar başka iyi, oğlanlar başka! Belli, çocuklar çalışmış, hepsi yetenekli, bu şef gerçekten, tam bir maestro! Hiçbirinde tek falso yok! Tempo, sesler, zamanlama, uyum, telaffuzlar, şef takibi, sahne hakimiyeti! Kusursuzdular! O kadar ki mükemmelliklerinden gözlerim yaşardı!

Meğer Kurucu Maestro Yeşua Aroyo’nun şefliğindeki İstanbul Oda Korosu’ymuş onlar. O yıllarda İstanbul’da yaşayan ve kültüre sanata ucundan bucağından bulaşan herkes gibi tabii ki ben de duymuştum isimlerini. Ama hiç yakından görmemiştim, izlemek kısmet olmamıştı konserlerini.

O geceden sonra İstanbul ODA Korosu (İOK) aklıma kazınmıştı bir kere. Ve sonra heyecan Güney kampus, sosyete kantinde gördüğüm koro seçmeleri posteriyle başladı. İOK, Galatasaray Lisesi’nde yeni elemanlar için seçmeler yapıyordu. Biraz geciktim, gittiğimde benden önce sadece beş altı kişi kalmıştı. Karnım ağrıyarak ve sesimi ısıtmaya çalışarak sıramı bekledim. Seçmelerde maestro ve sonradan müthiş bir gitarist olduğunu öğreneceğim İzi Eli vardı.

O gece İOK’lı oldum ben de ne mutlu ki, hatta sonradan Sude söylemek bile nasip oldu. Ve sadece İOK’lı olmadım, bence kendime daha iyi bir İstanbullu, daha iyi bir insan ve daha iyi bir korist olmanın yolunu da açmış oldum. O koroda öğrendiğim melodiler, müzikal derinlikler, şan teknikleri ve türlü incelikler, onlarla bulunduğum mekanlar, orada tanıştığım insanlar, kucaklaştığım kültürler anlatılır gibi değil. 

İOK’nın kurucusunun yol göstericiliğinde yarattığı o sihir hele paylaşılır şey değil. Bir avuç su gibi, bir avuç peri tozu gibi, bir avuç nota gibi, hepsi zamanla parmaklarımızın arasından aktı gitti. Yüreklerden çıkanı, vücutların ve ruhların büyük desteğiyle gırtlaklar söyledi ve tüm o iksir o anda duyma şansına erişilenlerce içildi bitti. 

GİZLİ HARİTA

Kaydı kuydu kalmadı, ne ses kaydı, ne video, varsa yoksa birkaç fotoğraf sağda solda. Bir de tabii seneler içinde Türkiye’nin, dünyanın dört bir yerinden binbir emek karşılığında toplanan ödüller ve plaketler vardır Yeşua’da. Ama şu anda o zamanki gibi tınlasaydı seslerimiz veya kaydedilip paylaşılabilseydi o zamansız melodiler seneler ötesinden uzanıp yüreklere dokunabilirdi!

Koptuk zamanla, yaşam girdi koroyla arama, kariyer, sonra mesafeler. Ama koronun artık var olmadığını duyduğumda doğup büyüdüğüm evlerden biri yıkılmış kadar üzüldüğümü hatırlıyorum. Çünkü o tekrarlanamayacak kadar özel bir deneyimdi, hem sahnedekiler hem de seyredenleri için. Tüm kalbimle biliyorum ki o koro çok ender bulunabilecek bir müzik madeniydi. Ve o madene giden gizli harita da sevgili kurucusunun ruhunda gizliydi.

MUHTEŞEM BARİTON

Yeşua Aroyo. İstanbul Oda Korosu’nun Kurucu Maestrosu. Tanıdığı herkesin üzerinde iz bırakacak biri Yeşua. Ve alabildiğine özel biri… Onun kadar tutkuyla, aşkla yaparsa bir insan işini, onun yaptığı gibi onu savunur, korur, sınırları zorlayanı da tek bir bakışıyla muma çevirerek durdurur. O çok korist görmüştür onlarca senede ama eminim o koristlerin teki bile işini onun kadar özenle, saygıyla, maharetle, çalışkanlıkla, titizlikle yapan tek bir şefe denk gelmemiştir. Kısacası bence İOK, İstanbul şehrinin gelmiş geçmiş en iyi oda korolarından biridir. Ve onu var eden muhteşem bariton Yeşua Aroyo bir tanedir.

Biliyorsun değil mi sevgili Maestro Yeşua, senin gibi bir tane daha gelmeyecek bu dünyaya!

SUDE: Sezen Aksu & Istanbul ODA Korosu

Koro şefi: Yeşua Aroyo

Albüm: Deli Kızın Türküsü – Audio Kayıt: Ağustos1993

Müzik: Özkan Uğur – Söz: Özkan Uğur, Mazhar Alanson

Düzenleme: Uzay Heparı

day! dahi ya hum!” üzerine 0 görüş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön
%d blogcu bunu beğendi: