deniz kaplumbağası

dalga dalga

Senin de başına geliyor mu bilmem! Ne zaman bir şey yapmayı ya da bir yere gitmeyi çok ama çok istesem garip bir şey oluyor: Sanki bu düşünce zihnimde belirdiği anda benliğimin bir kısmı önden koşup bir an önce gelmesini istediğim o ana ışınlanıyor ve tüm gücüyle orada ilk gördüğüne tutunuyor.

O andan itibaren de ben bir araba dolusu çocukla yolculuk etmeye başlıyorum sanki. Ya biri ya diğeri ha bire soruyor: “Geldik mi?” Ama tabii ki hayır, yolculuk biteviye devam ediyor. Sonsuza dek sürecekmiş gibi…

Sabırsızca beklenen o saate vuslat uzadıkça içimdeki çocuklar da iyiden iyiye su koyuvermeye başlıyor. Ne yapsınlar tıklım tıkış arabada canları sıkılıyor. Bitmeyen yola bakmaktan içleri dışlarına çıkıyor. Ben de yoruluyorum, bir noktadan sonra avutmak için onlara söyleyecek sözüm ya da nefesim kalmıyor. Döne döne söylediğimiz şarkılar artık iyiden iyiye kabak tadı veriyor. İhtiyaç molaları sıklaşıyor. Saçlar terli, gözler yaşlı, mideler allak bullak! Bacaklar desen kramp üstüne kramp!

Yaşamak bir yolculuksa eğer bu tür seyahatler insana araba tutmasının kitabını yazdırıyor. Evet araba tutuyor ve bırakmıyor. Artık ayağının altında toprak yok sanki. Kafa bir ufağı susuz içmeye kalkmışsın gibi. Her yer bulanık. Her ışık parlak… Her fısıltı gürültü… Ve tüm sindirim sistemi isyanlarda!

Zaman şu anken, zihnin gücüyle yarına sıvışan yanın tabii ki laftan anlamıyor. Nuh demiş bir kere “bana ne, peygamber demi’cem” diye tutturuyor.

Ben yine son canımla deniyorum: “Bak yavrum evladım. Bak takvime, saate bak. Kolumda bak saat. Uzun kol nerede kısa kol nerede, bak küçücük tatlı kutucukta hangi sayı var. Bak duvardaki takvime. Aynı sayı mı? Değil di mi yavrum.” Biraz bekliyorum. Çıt yok benimkinde.

Ben devam tabii: “Hadi canım benim, hadi kınalı kuzum. Yapma, etme, dön evine! Ver elini, gel dönelim şimdiye!”

Duyan da sanacak ki kendi kendimle değil de hormonları beynini yakmış bir yeniyetmeyle konuşuyorum. Sanki Geleceğe Dönüş filmindeki araba gibi kendine özgü bir yöntemle başka bir zaman boyutuna tüyüp beni eksik ve sallantıda bırakmamış bir yanım. Sanki firari bir beynin değil de vasat bir hayatın ezbere anlarının kurbanıyım. Hem insan kendi kendisiyle konuşur mu canım, deli demezler mi sonra?

N’olur desinler, demezlerse hatırım kalır. Hem demeseler normal sanki her şey. Deseler kendi sıradan ezberleriyle kılık değiştiren kendi uçuk benlikleri normalleşecek. Hayır efendim, doğruya doğru, onlar da normal değiller ve olmayacaklar. Çünkü insan ruhu böyle bir şey. Ve insanın potansiyeli göz önüne alınınca “normal” tanımı ve beklentisi zaten kolaycı, sığ bir hayal.

deniz camıŞüphesiz bunu asla kabul etmeyecekler ve hep saklanacaklar. Kendilerinden ve etraflarını çeviren kendi gibilerden kaçacaklar. Konforlu nefesler alacaklar hayatları boyunca. Ama hiç doya doya, sınırları aşa aşa yaşayamayacaklar. Deniz gibi kıyıya ardı ardına dalga dalga çarpmadan, sonunda bir deniz camı olamadan yaşar gibi yapacaklar. Hep keskin kalacak o camlar, kendileri kanadıkça başkalarını da kanatacaklar.

Bunu hatırlayınca, düşündüm de belki bendeki bu araba tutması meselesi deniz tutmasının bir benzeri. Belki o dalgalara kapılınca savruluyor aklım ve saçlarım. Denizin dibindeki kum, dalgaların ritmiyle ayaklarımın altından çekildikçe denge arayan ruhumun çırpınışından geliyor mide bulantım.

Demem o ki bakma yazdıklarıma, o kadar da korkunç değil zamanlar arası yolculuk yapmak ve kendi hislerinin, duygularının, hayallerinin derinine dalmak. Benim araba boş, depo desen dolu, indirimli fiyattan benzin bulup lazım olur diye fulledim. Vereyim mi bir tur, denemek ister misin?

dalga dalga” üzerine 6 görüş

  1. Yazınız ruh iklimimize tercüman olmuş :)) Ayrıca insanı yormayan, akıcı bir üslubunuz var.

    Ellerinize sağlık.. Ve yeni yazılarınızı ilgiyle takip edeceğiz ;)) Sevgiler..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön
%d blogcu bunu beğendi: