korkmuş köpek

sakın korkma

Korkunca ne yapar insan? Yangın ya da ya kaza anında mesela: Olduğu yerden kaçamıyorsa neredeyse oraya çömelir, kapladığı yeri azaltır. Ufalır! Çocukken karanlıktan korkuyorsa yorganın altında büzülerek saklanır.

Sadece bedenimizi değil aynı zamanda zihnimizi de küçülten birer cendere korku ve kaygı. Onunla karşılaşınca insan bazen bir cenin gibi yuvarlanıp kıvrılarak cüssesini elinden geldiğince minicik yapar. Ve susar! İhtimal ki donup kaldığı o anda çaresizce dışarıdan bir yardım bekler, hani diyeceğim Hızır arar.

Çünkü korku gücümüze de hayallerimize de acımasızca dalar. Bir şeyleri iyi etme inancımızı, cesaretimizi orta yerinden ikiye yarar. Kendimize olan güvenimizi zedeleyerek iyi olasılıklara dair umutlarımızı toptan aşağılar. Kısacası, elinden geleni ardına koymamaya ant içmişçesine vücudumuzdan sonra ruhumuzu da uyuşturur, iyi ihtimallere duyduğumuz inancı ağır yaralar.

Korku, hele de yaşamın her anına yayılıyorsa. “Şimdi ben ne yapayım da kendimi koruyayım? Kaçayım mı savaşayım mı?” sorusunu bile artık hayatın gündelik bir parçası yaptıysa… İçten gelen anlamsız bir evham değildir artık olsa olsa dışarıdan püskürtülen bir nevi zehirli gaza benzetilebilir.

Uyurken bile huzur bulamayan bir bebeğin sımsıkı kapalı avuçları gibi aynı, hayata açılan her kapısını bacasını örtmek ister insan öyle durumlarda… Uyuşur, dengesini şaşırır, yönetilip yönlendirilmesi iyice kolaylaşır.

Oysa cephede her an gelebilecek bir bombayı bekler gibi yaşamak yerine gönül aslında neler neler ister. Ne bileyim, mesela mevsimiyse kiraz toplamak ister, kolye yapacak deniz kabuğu aramak ister, bir ağaç gölgesine yaslanıp hülyalı uykulara dalmak ister…

Tek damlasıyla tüm duru suyu bozan bir koyu mürekkep gibi yayılmasın ister olumsuz duygular varoluşunun her anına. Zaten var olmaktan kaynaklanan cevapsız soruların, derinlerde bir yerde hep inleyen şüphe dolu cevapların sızısından, faniliğin ağırlığından kurtulsun, ferahlayarak kanatlansın ister.

O istedikçe öte yanda korkunun felç eden kudretiyle güçlenen kötülük ne yapar? İhtimal, acımasızca yüzüne güler ya da arkasından sırıtır sinsice! Ama bilmez mi ki her şey sonuyla var. Kötücüllüğün pençeleri bile…

Korku, bebekliğimizden beri aşina olduğumuz bir sınırlama ve kontrol altına alma aracı aslında. Ve ona karşı geliştirdiğimiz bir de sağlam bağışıklığımız var, bunu sadece hayal meyal hatırlasak da…

“Cıs elleme yanarsın”la başlayıp “Dolaşma kötü çocuklarla sınıfta kalırsın”a, oradan da “İşten atılırsan evsiz kalırsın”a uzanan tehditlerle “hale yola” getiriliyoruz. Zapturapt altına alınıyoruz. Karbon kağıtlarıyla arada, düzeltilmesi kolay kâğıt tomarlarına dönüşüyoruz. Herkesleşirken kendimizsiz kalıyoruz.

Yalnız ve kabuk gibi, sessiz ve ölü gibi…

mutlu bir kız

Oysa bu oyunda yenile yenile oyunun erbabı olmayı hak ettik. O yüzden zamanımızda dünyanın atmosferine yayılan korku ikliminde kaygıdan nefesimizi tutarak boğulmak yerine derin bir nefes alarak yaşadığımızı hatırlayabiliriz.

Daha konuşmadan başladık biz bu oyunu oynamaya, oynamaya mecbur bırakıldık: Düşünsene, kaç kişi kaç desibelden haykırdı hepimize “Koşma! Düşersin!” diye. Oysa düşmeseydik kalkabilir miydik? Düşe kalka uğraşmasaydık bir gün yürümeyi öğrenebilir miydik?

Koşmasaydık, koşunca uçuşan saçların, eteklerin ve serinleyen havanın tadını hiç bilebilir miydik?

En önemli soruysa şu: “Yetti artık” diye haykırarak korkunun gözlerinin ta içine dikmeseydik deli gözlerimizi, bir gün onu korkutup kaçırabilir miydik?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön
%d blogcu bunu beğendi: