İçimde Kalacağına

“metal yorgunluğu”

Ben de hem kolej hem de üniversite sınavına giren, iyi bir lisede ve üniversitede okumazsa kendini değersiz bulacağını, hatta bu aceleci yargının etrafındakilerce de kafasına çokça kakılacağını hisseden aşırı talihli nesillerden birindenim. O zamandan bu yana, çocukları yarış atına, kendi hayatını da dolap beygirininkine benzeten birçok yetişkin sohbeti dinledim.

Son on yıllarda durmadan bir şeyler değişti. Duvarlar ve ülkeler yıkıldı. İnternet ve cep telefonu denen şeyler çıktı ortaya. Küreselleşme diye bir başka nane fırladı bir yerlerden. Tam “hepimiz aynı küresel köydeniz, yoksa biz hemşeri miyiz” diyecekken yine temel ikiliklerden biri hortladı ve sahnenin ortasına zıpladı kanlı elleriyle. Silahlar çekildi, fikirler radikalleşti, ayrımlar ve sınırlar keskinleşti. Bu arada üçüncü dünya denen topraklarda üç kuruşa çalışanların ürettikleriyle beş para etmez insanlar milyarder olurken gezegenin kaynaklarını da iştahla tüketti. 

Daha bir sürü şey oldu eski gezegende. Dahası dün adını bile duymadığımız ülkelerde olan bitenler, borsadan kitaba, savaştan modaya, neredeyse aniden dink dink diye ekranımıza düşmeye başladı. Daha düne kadar birçok konuda habersizdik. Şimdi yağıyor ses, haber, görüntü, bilgi…

Hoş, şimdi de yeni çıkan bir gerçek nedeniyle, gerçeği manipüle eden hakikat düşmanı post-truth gerçek manipülatörlerinden sakınmamız gerekiyor.

Bütün dünyada onlar bunlar, daha anlatmadığım neler neler olurken bu arada burada hala çocuklar yarış atı, ana babalar dolap beygiri, yani aynı tas aynı hamam, devam. Bunun üstüne bir de zamana karşı yarıştıran kapitalist çalışma kültürünü ve büyük şehrin haldır huldurunda kaybedilen zamanla huzuru işin içine katarsak yaşadığımız an gerçekte kimin, bilemedim.

Bugün, aslında tembel olma sıfatını sonuna kadar hak etmiş bir Cumartesi günü… Ama “onu da yapmalı, bunu da halletmeli” diye koştururken ve listede sıralanmış işler uzadıkça ve kolayca tamamlanmadıkça sinirlenirken bir an durdum ve kendime sordum: “Neden? Neden giderek sinirleniyorsun?” Cevaplar ardı ardına patladı iç sesimin ağzından: “Yorgunum ve dinlenmek istiyorum ve bunu hak ettiğimi biliyorum ve yapmam gerekeni değil, yapmak istediğimi yapmak istiyorum ve rutin ıvır vızırdan çok sıkılıyorum ve hafta sonu çok kısa zaten ve işler bitmiyor…” 

İçimde Kalacağına

Durdum. Elimdekini bıraktım. Nefes aldım. Sakinledi bedenim, ses de sessizleşti. Kendimi dinlerken asıl sorunun ne olduğunu fark ettim: Yemek içmek gibi zorunluluklar. Yemek içmek gibi zorunlulukların yerine getirebilmek için gereken çalışıp para kazanmak gibi zorunluluklar. İnsan olup insan kalmak için gereken sanat gibi, hobi gibi, sosyal ilişkiler gibi kimine göre uğraş, kimine göre zorunluluklar. Ve benzer birçok gereklilikler ve zorunluluklar…

“İyi bir yaşam” için elimize zorla tutuşturulmuş reçete, ki biz aslında sormadan verilmişti bize, “iyi bir yaşam için şunları bunları yap” derken ve biz onları yapıp yapmamak arasında bocalarken veya yapmak için uğraşır ve beceremezken ya da yaparken ve buna rağmen vaat ettiği mutluluğu tadamazken, yaşam bitiyor!

Oysa bu Cumartesi ve her Cumartesi, benim ve benim gibi hisseden herkesin aniden durup, elindekini bir kenara bırakarak derin bir nefes alıp boş verme hakkı saklı. Boş buradaki en kritik kelime! Günün planlarını iptal edip kendimize boş saatler yaratmaya hakkımız var. “Boş işler bunlar” diye, bir şeyleri ertelemeye ya da hepten değiştirmeye hakkımız var. “İlla”ları boş geçip onlar “keşke”ler haline gelmeden onları “iyi ki”lere dönüştürmeye hakkımız var. Hatta paşa gönlümüz öyle çekiyorsa, bütün gün yan gelip yatıp, bir o koltuğa bir bu yatağa yayılıp duvara ya da bulutlara ya da sokağa boş boş bakmaya hakkımız var. 

Tüm bunları yapmaya hakkımız var, hazır yapmaya şansımız da varken… Bu hayat bize verildi, bu can bir tane… Yapılması gerekenler kadar yaşanması gerekenler de var… Ve yaşayacak vakit kalsın diye yapılacakları bir makine gibi, akıllı bir robot gibi yetiştirmeye çalışmak gerçek amaca hizmet etmiyor. Bunu geç anlarsak, adı üstünde iş işten geçmiş oluyor.

“İşleyen demir ışıldar”la “metal yorgunluğu” arasında bir yerlerde kendi dengemizi bulalım. Ve duraklayalım. Gerekirse ruhumuzun çağın ve bedenin hızına yetişmesi için hepten duralım. Ki hayata tutunacağız derken varlığımızın devrelerini alev aldırıp tutuşmayalım!

“metal yorgunluğu”” üzerine 2 görüş

  1. Yaşınız nedir bilmiyorum -aslında bu çok da önemli değil- benim gibi yaşı epey ilerlemiş insanların pişmanlıkları vardır çokça. Hayatın koşuşturmacası içinde ıskalanan güzellikleri anlatmak için dile getirdikleri.
    Bazen blogda yazarken de zorunlu olmakla keyif almak arasında kaldığımı hissediyorum. Hemen bırakıyorum yazmayı. Zorla yaptığımız onlarca işin arasına bir de keyifle yaptığım yazma eylemi girmemeli diyorum. Yazmak bir angaryaya dönüşünce tadı kaçıyor kelimelerin.
    Bu yazıyı okumak bir zorunluluk değildi benim için. Okudum. Bu yorumu yazmak da zorunluluk değildi. Yorum da yaptım. Çünkü keyif aldığım işleri yapmaya vakit ayırmam gerektiğini biliyorum. Yıllardır yapmak zorunda olduğum işlerin peşinde koştum. Elimde kalan neredeyse kocaman bir sıfır.
    Yaptıklarım için pişman değilim ama yapmadıklarım için içime oturan pişmanlık anlatılır gibi değil.
    (İnsan her şeyi kendi bloğunda anlatmıyor. Sizin yazınızın altında bir dertleşme oldu bu. Hakkınızı helal edin.) 😊

    1. Ben de dünkü çocuk değilim sevgili Bir Edip, iyi ki de değilim. Zaten insan yaşamadan yazacak şey bulamıyor, bulsa da yazdığı derinlikli olmuyor gibi geliyor bana.

      Çok haklısınız, keyif verene, ruhu besleyene zaman yaratmak lazım çünkü yaşamın anlamı ve devam etme azmi onların içinde saklı.

      (Her zaman beklerim. Helal olsun 😊)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön
%d blogcu bunu beğendi: