İçimde Kalacağına

kayıp eşya bürosu

Bir lanet bazen unutmak. Unuttuğun, çoktan büyümüş bir bebeğin süt kokulu tombik gıdısıysa mesela… Artık öte dünyada yaşayan birine, bir zamanlar sarıldığında içini dolduran ferahlıksa… Ya da unutmaman gerektiğini bildiğin ama ne olduğunu bir türlü aklına getiremediğin bir şeyin boşluğu dolduruyorsa zihnini…

Bazense bir lütuf unutmak… Dahası akıl sağlımızı koruyabilmemiz için açık ve net bir mecburiyet!

“Unutursak içimiz kurusun” cümlesini pek duymuyoruz artık. Ya kurudu içimiz çoktan… Ya dilimizde tüy bitti veya yüreğimizin dizlerinde derman…

Şimdilerde daha çok, kaybedilen birinin ardından verilen “seni unutmayacağız” sözlerine… Ve o sözleri samimiyetsiz bulanların “Hadi canım, hangi birini unutmadık ki!” öfkesine şahit oluyoruz.

İkisi de haklı. Unutuyoruz. Aslında unutmak istemiyoruz. İçimize oturuyor acıları. Ama unutmazsak delirecek gibi oluyoruz. Öte yandan, unutursak insanlığımızdan utanıyoruz. Her durumda azalıyoruz. Her durumda kendimizden yiyoruz. Hem de bir iki değil, sapır sapır dökülerek… Bir kere ısırılıp yere çalınmış elmalar… Doya doya sevilmemiş çocuklar gibi…

Fillerin ha bire tepiştiği, her tür çim makinasının aç ve kör bıçaklarıyla ortalıkta kol gezdiği bir bahçede parlak yeşil çimleriz, saklanacak yer arıyoruz. Bulamıyoruz.

Unutmanın sakin kuytusu ya da eski bir zamanın hayali huzuru yegâne sığınaklarımız. Ve sığınak lazım bize. Havada hep fırtına öncesi sessizlik çünkü… Uzaklardan duyulan savaş tam tamları! Belirsizlik, güvencesizlik… Huzursuz, aç sokak köpeklerinin tekinsiz havlamaları geceler boyu… Bitmeyen iki arada bir deredelik, nefes aldırmayan çaresizlik…

Bitmeyen pandemiydi, küresel ekonomik buhrandı, kadın haklarındaki gerilemelerdi, iklim krizi etkileriydi, bizden olmayana nefretti derken, hayat her yeni günde bir önceki eksik huzurunu bile aratarak devam ediyor doludizgin giderken kafasındaki yöne…

bir denizyıldızı kurtarmak

Bitmeyen bir sağanak yağmur altındayız sanki!

Sanki aklını kaybetmiş ormancılar elinde koca baltalarla dolaşıyor ormanda. Ve hepimiz birer ağaç gibiyiz, sırasını bekleyen… Az ileridekinin katledildiğini izleyen… Gördüğü yüzünden kahrolan ama kendisi hayatta kaldığına sevinen, hayatta kaldığına sevindiği için üzülen…

Ağlasam “tesiri yok” unutsam “gönül razı değil!” diye diye arkamıza bakmaktan önümüzü göremeden gidiyoruz bir yerlere… Kafa düşüncelerle kara bulutlu, gözler her daim buğulu…

Bir Deniz Yıldızı

En çok ve en önce zarar görenler en narin olanlar… En çabuk ve adeta zevk alınarak kirletilenler en beyaz olanlar…

En çok kadınlar, çocuklar, yaşlılar, hayvanlar, ormanlar… Yaşamı varlıklarıyla daha güzel yapan insanlar, canlılar… Güçlerini ideallerinden ya da kırılgan güzelliklerinden alan, o güzellikten nasibini almamışlar tarafından canlarına kıyılanlar…

Arkalarında, unutamadığımız ve elimizi yaktığı için tutamadığımız izler bırakıp gidiyorlar. Hayaletli bir kayıp eşya bürosu gibi toplumsal hafıza!

Altı delik bir ayakkabı mesela… Soba yerine kullanılan bir saç kurutma makinesi…  Sedyeye uzatılamayan kirli bir madenci çizmesi… Bir somun ekmek… Beton dolu bir varil… Tuğlaya yapışmış deniz kumu… Benzin bidonu ve kibrit…

Çuvalda taşınanlar… Kumsala vuranlar… Kamyon altında kalanlar… Balkondan “düşen”ler… Camdan atlayanlar… Bıçaklar, palalar, kılıçlar; tecavüzler, tacizler, hakaretler… “Çok acı var!”

Bütün bunları ve çok daha fazlasını bilmek ve yine de bilmiyor gibi hayata devam etmek zor, hatta imkânsız… Gerçekler varlığın her köşesinden vicdan sahiplerinin içine sızmayı beceriyor.

Ne doğduğumuz zamanı, ne ülkeyi ne de ailemizi seçebiliyoruz. Hayatımızın çoğu maruz kaldıklarımızla ya da neler getireceğini tam bilmeden verdiğimiz kararların sonuçlarıyla cebelleşerek geçiyor.

Başımıza gelenler üzerindeki kontrolümüz sınırlı. Gücümüzün çoğu, olana verdiğimiz tepkiye gidiyor. Niye bu devirde niye bunları yaşadığımız soruları susmuyor belki zihinlerimizde. Biz bunları düşünürken yine bir yerde olan oluyor, bir kişi daha azalıyoruz. Bir acıyı hazmedemeden yeni felaket haberini okurken yutkunmaya çalışıyoruz. Duygusal ve toplumsal kısır döngü yeniden başlıyor.

Bu eli kolu bağlı tanıklığın bedeli de ayrı ağır. Neyse ki o bedel, olan biteni iyileştirmeye dair bir şeyler yapmaya çalıştığımızda biraz azalıyor. Küçük bile olsa her çaba çaresizliğin yerini alıyor. İzlemek ölü toprağı serperken üstümüze, azıcık da olsa değiştirmeye gayret etmek bir gün elbet ısınacak ve ıslanacak toprağa tohum atıyor. Her bir tohum, bir deniz yıldızı… Çünkü insan kalmak için üzüntüyle hatırlamanın, “kalbimizde yaşatmanın” ötesinde yapabileceğimiz bir şeyler olmalı…

kayıp eşya bürosu” üzerine 2 görüş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön
%d blogcu bunu beğendi: