Haksızlık, durmuş suda biriken tortu gibi oturuyor içime, ağırlaşarak, derininde kaybolarak. Su, zamanla azalacağına çoğalıyor, duruluğunu an be an kaybedip karararak…
Toprak kabul etmiyor bağrına suyu, su dünyanın köklerine kavuşamıyor. Gök de yanına istemiyor onu, elinden tutup buharlaştırsın diye güneşi yollamıyor. Su orada durup duruyor içten içe tüterek, nefesini tıkayan dumanı kimseler görmüyor.
O durgun suya özenircesine göğüs kafesime birikiyor yaşlar, durdukça ağulanarak… Akıtamadıkça onları, olmayan bayırlardan ve ıslanmayan yanaklardan… İyi olmayan artıyor, iyi olanı yerinden ediyor. Boş bir yamalı bez balon gibi beden, el kol kalkamıyor.
Yosunlar peydah oluyor, günler uzadıkça. Zehirli bir yeşil, karamsar bulanıklığa kafa tutuyor. Kayganlaşıyor yaşamanın zemini, ciğerden, el koldan sonra ayaklar da işe yaramadıklarından hayata küsüyor. Tohum olsaydı çürürdü, toprakta su durdu. Zaman durmuyor, seyrediyor, bekliyor.
İster istemez heba olan tüm güzelim olasılıklar akla geliyor. Haksızlık, durmuş suda kokuşan tortu gibi oturuyor insanın içine. Elinden bir şey gelemeyen biçare, isyana ve inkara sarılıyor. Sarılacak dal yokmuş gibi, zamanın makarası boşa sarıyor. Temiz yağmurlardan bile umutlanamıyor insan, büyütür bataklığı diye, umudu unutmak istiyor.
Aslında kabus senaryolarına kulak tıkayarak azıcık soluklansan: Hatırlarsın, bu sığ bataklık ne ki daha öncekilere nazaran. Bu da gelip geçici, bu da düzmece, yalan… Gel anlat bunu, cansızlaşan tohuma, heba olan tüm dünlere, yarınlara. Gel anlat bana, anladıysan, ne anlamalı bu duraktan?
