Sevdiğim bir arkadaşım geçenlerde ne zamandır yapmak istediği şeyi yaptı ve kendine küçük bir yer aldı. Şehirden uzakta üstelik yeri sapa, ev desen eski, toprağı killi mi killi ama olsun sonuçta orası artık onun ve o pek mesut!
Tabii aslında buna mutlu son diyemeyiz çünkü bu daha çok umutlu bir başlangıç ve her başlangıç gibi tıkabasa iyi olanaklarla ve kötü olasılıklarla dolu! Neyse ki arkadaşım “ne çıkarsa bahtıma” demek yerine olmazı “bak, oldu bitti bile” yapacak sevinçli bir hevese sahip!
Başkası olsa vazodur, saksı çiçeğidir şık bir şeyler alıp süslü bir paket yapar götürürdüm ona güle güle otura giderken. Ama orayı almadan önce mekanı gördüğüm, hatta ona “emin misin?” diye sorduğum ve onun kendi başına yapmayı düşündüğü değişiklikleri de bildiğim için “gel” dedim, “bir yapı mağazasına gidelim seninle, sana renkli bir ev hediyesi alayım!”
Boyadır fırçadır ne lazım olacaksa daha doğrusu neyin lazım olacağını sanıyorsak bütçem izin verdiği kadarıyla aldık çıktık. Yatak odası için uçuk pembe boya seçtik, uyurken mutlu rüyalar ülkesine uçsun diye. Mutfak için sarı olmazsa olmazdı, güneşin bereketi ve bitmek bilmeyen enerjisi tabağa çanağa doluşsun niyetiyle. Evin kalanı içinse açık mı açık bir yeşilde karar kılındı, ormanın kalbe verdiği ferahlığın duvarlardan güne yansıması dileğiyle…
Hepsini alıp eve gittiğimizde gündüz gözüyle bir kez daha oraya bakıp içimden “hadi hayırlısı” çekmedim desem yalan olur. Yaşlandıkça evle ilgilenmeyi hepten bırakan huysuz sahibiyle beraber kendini çoktan salmış gibiydi çünkü burası. Temizlenmesi, tamir edilmesi, yenilenmesi ve yeniden ya da belki ilk defa sevilmesi gereken çok şey vardı, hem de çok!
Bir yerden başlamak gerekiyordu ama nereden ve nasıl? Arkadaşım evi temizleyip renklendirdikten ve mekanı yaşanılır hale getirmek için en acil tamir edilmesi gerekenleri hallettikten sonra toprakla ilgilenmeye karar verdi. İstanbul’da doğup büyümüş hayatı üniversitelerle ofislerde geçmiş, deyimi biraz değiştirmek gerekirse, eli eli sıcak sudan toprağa değmemiş bir kadın olduğu için bu kararına şaşırmadım desem yalan olur.
Hele de aç kaldıkça arkadaşımın gözü gibi baktığı fidanlara dadanan, en çok da yeni sürgünlere ve körpe yapraklara dalan geyikleri düşününce bu büyük değişim iyice inanılmaz görünüyor gözüme.
Sağ salim bugüne gelen hatta serpilip bulutlara doğru gerinen ağaçlara dönüşen o fidanları ve onları düştükçe kaldıran, sıcak soğuk demeden koruyup kollayan arkadaşımı düşününce küçük bir çocuk kadar kırılgan ama bir kedi gibi dokuzcanlı olmanın bir şans mı yoksa şanssızlık mı olduğunu soruyorum kendime.
Meyvenin tadına varanlar için şans olduğu kesin ama geyiğin boynuzlarını kaşırken dallarını kırdığı, onun yerine çıkan dalları da kemirdiği fidan ne diyor bu işe? Bir tane bile odunsu dalı kalmasa da tüm bedeninin yemyeşil, kocaman ve parlak mı parlak yapraklara bürünmesi ne anlama geliyor? “Yıkılmadım ayaktayım” diye ilan mı ediyor? “Herşeye rağmen hayatta kalmayı seviyorum” diye mi fısıldıyor? Yoksa “iyisiyle kötüsüyle hayat bu işte!” diye örnek olarak görene ders mi veriyor?
Başımı bahçeden bahçıvana çevirip arkadaşımın güneşli mutfak tezgahının başında şarkı mırıldanarak az önce kopardığı naneyle ikimize çay yapışını seyredince… Fincanların hemen yanı başında duran ve hiç boş kalmayan, kendi balonu ağzı danteli andıran saydam cam vazonun daha fazlasını koparmaya kıyamadığı için her zamanki gibi tek bir çiçekle şenlendiğini görünce… Koca bir tasın üstünden taşacak gibi duran diri, yeşil incirleri farkedince… Ki onlara baktığımı gören arkadaşım “bu sene iki kere incir yapmadı, bu yazki havaların garipliğinden olsa gerek… Ben de incir reçeli yapacağım. Reçelin birazını ayırıp kıvamını tutturabilirsem muhallebilerin üstüne şerbet niyetine gezdiririm diyorum, hoş kokulu bir aroma katar.” Deyip “Sen ne dersin?” diye sorunca… Belki de içten içe cevabı zaten bildiğime aydım.
Arkadaşım elinde halen demlenen iki nane çayı ve ev yapımı vanilyalı kek dilimleriyle bezeli tepsi elinde gelip yanıma oturdu. Onu ikimizin arasındaki hasır tepsinin üstüne usulca koyup derin bir nefes alırken arkasına yaslanarak nihayet oturdu. “Ohh, bu iş de bitti” dedi “ama bakma sen, daha yeni başlıyoruz!”
