İnsanın kaygıyı zihninde habire evirip çevirmesi bir kedinin köşede bulduğu topun peşinde kendini kaybetmesi gibi!
Önce inceden kendini hissettiren bir merakla… Sonra onu kendine iş edinerek, inatla. Durmadan dinlenmeden usanıp ara vermeden, onu adeta yaşamının odağı haline getirerek… Diğer her şeyin zamanla silikleşip fon halini almasını umursamadan seyrederek… Kaygılanmak! Ensende kaynayan sıcak bir telaşla!
Bu, aynı zamanda bir çocuğun dondurma yalaması gibi! Taşın yosun tutması gibi! Rüzgar gülünün dönmesi, değirmenin öğütmesi, bayrağın yelden epriyip yırtılana kadar dalgalanması gibi…
Kaygı, hileli bir kafes gibi! Kapıyı aralık bulunca girip göz atsam mı diye bakınırken seni yakalayıp hapseden kötü bir tuzak gibi! Huzurlu nefesini çalan koyu duman, salim kafanı dolduran sis pus, kalbine kara çalan kara çalı gibi!
Ve içimizden gelen kaygının çoğu dış kaynaklı! Mutlu ve huzurlu insanlar başkalarına ya da şeylere ihtiyaç duymazlar çünkü! Kendine göre güzel olduğundan eminsen güzellik vaat eden hiçbir ürünü aldıramaz kimse sana mesela. Sistemin ürettiği korku olmasa ne sağlık sigortası ne araba sigortası ne ev ya da yaşam sigortası gerek bize! Yaşayıp gideriz, içimizden “kendi yağımızla kavruluyoruz, ne iyi” diye diye!
Oysa ne kadar istesek de diyemiyoruz bunu! Gelecek kaygısını bugünden yaşamadan duramıyoruz. Durdurmuyorlar! Zihnimizde dalga dalga büyüyor yarın, gözümüzde giderek küçülürken şu an! Yaşam bir oyunken bir görev oluyor! İş edindiğimizi gün geliyor dert ediyoruz, tohumları tüm zihnimize saçılan kaygının kökünü temizlemeye yetişemiyoruz. Bir hatırlasak sağaltan bir uykudan uyanır gibi: Hepimiz mutlu ve huzurlu insanlar olmayı hak ediyoruz!

Kaygısız olmak kaygısı diye bir şey var sanırım. Kaygımızın çoğu bundandır. 😊
Yorumlarınızı özlemişim 🙂 Susan Sontag demişti galiba “Gelecek kaygısı şu anda istediğin gibi bir hayat yaşayamadığını anlatmaktan kaynaklanır.” Bazen istediğimiz gibi bir yaşam sürmeyi umarken onu yaşayamadan veda ettiğimizi düşünmeden edemiyorum…