Günler, tren yolculuğunda camda beliren anlık görüntüler gibi, akıp gidiyor durmadan. Ne çok hızlı, ne çok yavaş, bazen durağan, bazen şaşırtarak. Gözleri yarı kapalı uyku sersemi bir çocuk gibi, ne görüyorum, ne görmüyorum. Ne yaşıyorum, ne yaşamıyorum, öylece duruyorum.
Tren uzun mu kısa mı bilinmez bir yolda bıkmadan gidiyor, arada duruyor kalkıyor. Yavaşlıyor sonra birden yeniden hızlanıyor. Uyuyanlar uyanmasın diye uzun uzun susuyor bazen. Bazen kafasının tası atmış gibi çığlık çığlık düdükler öttürüyor.
Ansızın, taze güneşi yakasına takmış, pırıl pırıl bir ırmak akmaya başlıyor pencerenin dışından. Sanki elini uzatsan, şöyle bir dokunsan, ah dokunsan.
Yol, ihmal edilmişliğin mahallelerine dalıyor hemen ardından. Yavaşlayınca göz göze gelsen, “ben buradan çıkamam!” bakışlarıyla bakacak sana, çocuk olma yaşı çok erken geçmiş her insan.
Yol dışarıda aka dursun, yanı başında bir hareket oluyor, yan koltuğuna biri oturuyor. O kalkıyor zamanı gelince yerini yeniden yalnızlık alıyor. Bazen koltuğa bakıyorsun, uzaklaşana, bazen camdan akana. Yolsa kendi başına akıp gitmeye devam ediyor. Sen ne yaşarsan yaşa yolculuk tek başına başlayıp tek başına bitiyor.
