İçimde Kalacağına

bir görünmezlik iksiri olarak yoksulluk

Geçenlerde, başka bir ülkede, dört sene önce UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu) tarafından yapılmış bir sosyal deneye yeniden denk geldim. Nedense bu sefer daha çok dokundu bana. Belki salgın, yoksulluğu daha görünür ve daha yaygın hale getirdiği, düzenli gelirsizliğin ve geleceksizliğin çemberini birçoklarımız için iyice daraltıp belirginleştirdiği için… Belki tahammül edecek gücüm artığı veyahut da tam tersine azaldığı için…

Eminim hemen herkes görmüştür bu kısa filmi. Deneyi yapanlar aynı kız çocuğunu aynı mekanlarda aynı saatlerde aynı çaresizliğin içinde bir başına bırakıyor ve etraftakilerin ona nasıl davrandığına bakıyor. Altı yaşında eli yüzü düzgün, çıtı pıtı bir kız çocuğu, başarılı da bir çocuk oyuncu, Anano adı. Kız bir sahnede terzi elinden çıkmış kadar kaliteli ve şık bir palto giyiyor. Kumaşı, üstte duruşu, modaya uygunluğuyla adeta bir statü simgesi bu palto.

Birçok insan kızı görünce duruyor. İlgili ve yumuşak bir sesle onunla konuşuyor, kıza yardım etmenin yollarını arıyor, kısacası ona olması gerektiği gibi, insan gibi davranıyor. Diğer bir planda aynı kızı fakir fukara ya da evsiz barksız olduğunu düşündürecek şekilde üstü başı dökülmüş bir halde görüyoruz. Yüzü gözü kir pas içinde yardım istiyor. Ve ne acı ki kız onu kaybolmuş bir zengin kızına benzeten paltoyu çıkarıp fakirliği besbelli bir hale dönüştüğünde aniden adeta görünmez hale geliyor. Kaldırımlarda bir başına dikilen sokak lambaları veya ilan vitrinleri kadar sıradanlaşıyor. Şehrin arka fonuna karışıyor ve silikleşiyor. 

UNESCO ÇOK HAKLI

“Ye kürküm ye versiyonunda” kızın yanına usulca sokulanlara ve ona nazik davrananlara benzeyen insanlar bu dezavantajlı kıza yaklaşmadığı gibi Anano onların yanına gidip yardım istediğinde de onu tersliyor, azarlıyor ve hatta mekandan çıkarılmasını talep ediyor. O son istek, kızın reddedilmekten duyduğu üzüntüyle dolan bardağın taşmasına neden oluyor ve kızcağız aslında rol yaptığını bilse de gerçekten ağlaya ağlaya koşarak oradan uzaklaşıyor. Bu durumda deney yarıda kesiliyor ve filmin mesajları başlıyor. Özetle “haksızlıkla savaşın” diyor UNESCO ve “değişim sizde başlar” diye de ekliyor. UNESCO çok haklı!

Görmezden gelinen, dışlanıp ötelenen, iyi bir hayat yaşamak ve güzel bir gelecek kurmak için ihtiyaç duyduklarına ulaşmayı belki sadece hayal edebilen çocuklar bunlar. “Bu küçük kızı yolda gören sen olsaydın durur muydun?” Filmin sorduğu temel soru bu. Cevaplanması çok kolay ve aynı zamanda çok da zor bir soru. Kolay cevap şu: “Tabii dururdum.” Ama asıl soru şu: “Peki, durmam ne işe yarar?” 

Bu çocuk kısacık bir dikkatsizlik anında eli, ana babasının ya da dadısının elinden kayıp gitti diye sokakta değil ki! Onu bekleyen, kokulu silgiler, çeşit çeşit oyuncaklar ve yumuşacık şiltelerle dolu bir odası yok ki. Ne evinin kileri ağzına kadar dolu, ne de kapısını kapatıp huzuruna sığınacağı devamlı bir yuvası var onun ve -varsa tabii- ailesinin. O çocuk, yapısallaşmış, kanıksanmış, belki bazılarımızın ruhunu hala acıtan ama çoğumuzun değiştiremeyeceğimizi çoktan kabullendiği bir düzenin eseri. 

GOFRET BAKKALDAN

Anlık bir durum değil onunki, sistematik hale gelip kabul edilmiş, durdurulana kadar kendini yeniden üretmeye ayarlı bir kader! Kalpsiz beton arasındaki minicik delikten çıkıp dimdik dikilen ama arabadan yayaya, kedi köpekten sokakta koşturan çocuklara, herkes için kolay bir hedefe dönüşen bir yaban çiçeği o adeta. Harcanması bir ana bakar, beslenmesi şansa kalmış…

Soruya dönecek olursak, durduktan sonra ne olacak? İnsanlar kendine bakamadığı için çocuk yapamazken ya da kendi çocuklarına yetemezken sokaktaki çocuklara nasıl kol kanat gerecek? Hadi yaptın yaptın, yavruya bir koşu yarım ekmek döner, bir kutu ayran, hatta bir de gofret bakkaldan, kaptın geldin. Afiyet olsun. Ya öbür öğünler?

Hatta hava soğuktu, kıyamadın minik çıplak ayaklara, kalın çorap, bot, bir de üstüne büyükçe bir mont alıp geldin, verdin, sevindirdin, gittin. Bir şey söyleyemedin torbaları uzatırken çünkü ne ne diyeceğini biliyordun ne nasıl diyeceğini ne de gırtlağındaki yumruyu yutmayı becerip beceremeyeceğini… Çocuk ısındı sayende. Peki ya sonra, yağmur başlayınca? 

BİR SİSTEM SORUNU

İnsanların insanlara el uzatması kadar güzel şey az şu dünyada: Bir tas sıcak yemek, elde örülmüş bir şapka, zor birikmiş paradan bir parça, artık gönülden ne koptuysa… Paylaşmak güzel. Ve her kurtarılan deniz yıldızı yanımıza kar şüphesiz!

Peki asıl meseleyi nasıl kökünden çözecek insan soyu bu kadar yılın insanlık tarihinin birikiminin üstüne bir de ona verilen aklı ve sorun çözme yeteneğini ekleyerek? Elele verip meselenin sıradan bir haksızlık değil gezegen çapında asırlardır yaşanan acımasız bir sistem sorunu, adaletsizlik ve eşitsizlik olduğunu ağız birliğiyle söyleyerek? Haksızlığa uğrayanlara yardım ederken başkaları da haksızlığa uğramasın diye asıl haksızlığın kendisini ortadan kaldıracak çözümleri üreterek?

“Bu büyük soru yolda yürürken aklına düşse, sen durup düşünür müydün?” Kolay cevap şu: “Tabii düşünürdüm.” Ama asıl soru şu: “Peki, sadece düşünmem ne işe yarar?” 

Exit mobile version