Site icon İçimde Kalacağına

kukumav kuşu

lotus

“Yazmak iyileştirir mi” sorusuna değindik geçen gün bir yazar arkadaşımla konuşurken. O “eskiden yazmanın iyileştirdiğine inanırdım artık pek değil. Yazı iyileştirmiyor, biz iyi olduğumuz zaman yazıyoruz” dedi. Bense “yazmanın iyileştirdiğine inanıyorum” diye itiraf ettim.

Gerçekten de Munch gibi ben de sanatın, insanın içindeki marazlı yanları ifade etmesine olanak tanıdığına, böylece kısmen de olsa onlardan arınmasına aracı olduğuna inandım hep. Bence yazmak iyileştiriyor ama bazen insanın ne yazacak ne de iyileşecek mecali oluyor. Hayat öyle şeyler atıyor ki ömür tabağına, bunlar yenilir yutulur olmuyor. Hazmetmek mümkün olmuyor, olsa da zaman alıyor.

İşte o anlarda yazamıyor insan. İyi hissetmediği, muhtemelen bir süre de hissedemeyeceği gerçeğiyle yüzleşmeye çalışıyor zihninin bir köşesinde. Yaralı yavru kedi gibi, saklanmış yatağın altına, bavulların arkasında usulca yarasını yalıyor. Kukumav kuşu gibi oturuyor. Kaplumbağa gibi her şeyi terk edip kendi dünyasına çekiliyor. Kafasının içinde kurbağalar düşünceden düşünceye atlıyor. An geliyor sürüler halinde zebralar koşturuyor tozu dumana katarak, “al sana, o pek sevdiğin Yin Yang” diye kafa tutuyor. Senin anlayacağın, zihin zihin değil artık sanki, hayvanlar alemini andırmaya başlıyor!

İşte o anlar yazarak anlatabildiğin anlar değil, henüz anlamaya, olan biteni anlamlandırmaya çalıştığın anlar. İyileşebildiğin anlar da değil çünkü yaran çok taze, ihtimal halen kanaman var. Öte yandan, gün geliyor, insan bazı şeyleri anlatırken anlayabiliyor. Daha önce düşünmediğin bir şey, yazarkenki bilinç akışı içinde yüzeye sıçrayan bir yunus gibi “ben de buradayım” diyebiliyor. Olan bitene ya da senin ondan anlayabildiğine yeni bir ışık tutuyor. Öyle ki daha önce nasıl oldu da fark etmedim bunu diye kendine şaşıp kalıyorsun.

İşin bir başka boyutu daha var: Belki de “Yazmak iyileştirir mi” diye soracağımıza “İnsan iyileşir mi?” diye merak etmeliyiz. “Var olmanın dayanılmaz hafifliği” ile farkında olmanın dayanılmaz ağırlığı arasındaki eprimiş ipli salıncakta sallanırken, hep iyi olmanın, her daim iyi kalmanın mümkün olup olmadığına odaklanmalıyız.

Dahası “Aklı başında olduğu halde aklını halen kaçırmamış olan var mı” diye irdelemeliyiz. Hem fani olduğumuz gerçeğinin hem sistemin dalaverelerinin bizi, sevdiğimiz, değer verdiğimiz herkesi ve her şeyi göz açıp kapayıncaya dek geçecek zamanda hiç olmamışçasına yok edebileceğini bilerek yaşamanın nasıl delirmeden mümkün olduğuna eğilmeliyiz.

Etrafımıza baktığımızda gördüğümüz her şeyin şu ana ve şu mekana özgü olduğunu, hep olagelmediğini, hep olmayacağını, tek yol olmadığını hatırlamalıyız. Ruhun, zamane hallerin kafeslerine tıkılamayacağını, hepimizin aynı sonsuzluğun parçası olduğunu hatırlamalıyız. Başkalarının aynasından bakarken kendimize, oklu kirpilerin ağzından çıkan sözlerle kırarken kendi kalbimizi, bir tanecik kalbimiz olduğunu hatırlamalıyız.

Kısacası diyeceğim şu, belki de insan olmanın hep iyi, hep mutlu mesut bir deneyim olmadığını hatırlamalıyız. Belki de nasıl iyileşeceğimizi koyup bir kenara, yaralanmamanın, hele de kendi kendimizi yaralamamanın yollarını aramalıyız. Belki de

Exit mobile version